İsmail Alperen Biçer
Yazar
3 Şubat 2012 Cuma
23 Ekim 2011 Pazar
Ölüm Kokulu Bir Yazı
19 Aralık 2010 Pazar
Zarflar Dolusu Yalnızlık
İkindi vaktiydi. Saçlarını toplayıp yola koyulmak üzereydi güneş. Güneşin gidişine üzülen şu yalnız bulut, gözyaşlarını daha fazla gizleyemedi. Kulakları sağır edecek bir hıçkırığın ardından akıttı gözyaşlarını yeryüzünün avuçlarına. Bu yağmura ahmakıslatan derler. Ahmaklığımı ıslatmak için belli belirsiz adımlarla yürüdüm Cadde-i Kebir’de. Caddenin sonundaki çay ocağında çay içmek istedim sonra.
Yalnızlıkla hep bu küçük çay ocağında, hatta hep bu masada buluşurdum. Yine oradaydı… Yine engin misafirperverliğiyle karşıladı, buyur etti masasına beni.
- Çay içer misin? diye sordu genç garson.
Cevabımı beklemeden çayımı getirdi. Bu soruyu sorması tamamen ağız alışkanlığıydı. Benim bu küçük çay ocağının müdavimi olduğumu bilir, tek şekerli açık çayın tiryakisi olduğumu hatırından çıkarmazdı.
Ben çayımı karıştırırken çay ocağının kapısının üzerindeki birkaç alüminyum parçasından oluşan aksesuar şıngırdadı. Kim asmıştı ki bunları buraya? Bakışlarım kapıdaki adama saplandı. Onu da –neredeyse- her geldiğimde burada görürdüm. O da bu çay ocağının ve hatta kapıya en uzak şu masanın müdavimiydi. Hemen hemen her gün gelir, burada mektuplar okur, cevaplar yazar ve beni de merak denizinde kulaç atmaya davet ederdi.
Üzerinde uzun, eski bir palto, dizleri artık iyice solmuş bir pantolon, ayağında ise burun kısımları yıpranmış ayakkabılar vardı. Alnındaki çizgiler sanki hüzün ırmağının yatağı gibiydi. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Sarının en kötü tonu, bu adamın bıyıklarında olmalıydı. Bakışlarımı bu adamdan bir türlü alamıyordum. Daha da dikkatli bakınca, tırnaklarının uzun ve pis olduğunu gördüm. Elleri de aynı şekilde kirliydi.
Kimdi bu adam?
Paltosunun cebinden dokuz-on tane zarf çıkarıp masaya koydu. Birini açıp okumaya başladı. Sonra diğerini… Sonra bir başkasını… Son zarfı da açıp okuduktan sonra, paltosunun diğer cebinden bir kağıt ve kalem çıkardı. Bir şeyler yazmaya başladı.
Ne yazıyordu acaba?
Üstüme vazife olmadığını biliyorum; ama garip, belki de anlamsız bir tecessüs işte benimkisi. Bu kadar mektubu, bu adama kim göndermişti?
Belki aşk mektuplarıdır.
İyi de, bu çirkin ve pis adama hangi kadın aşık olur da aşk mektupları yazar?
Kirli ellerin açtığı bu zarfları, hangi narin eller kapatmış olabilir ki?
Bilmez misin, “aşkın gözü kördür” derler ey yazıcı!
Kalemini bırakıp kağıdı katladı perişanlık abidesi adam. Mektubunu bitirmiş olmalı. Yavaşça kalktı masadan. Zarflarını toplayıp cebine koydu. Çıktı, gitti. Ben ise arkasından bakıyordum. Peşinden gidip gitmemek konusunda bir türlü karar veremiyordum. Sonunda gitmemeye; fakat bir sonraki karşılaşmamızda konuşmaya karar verdim. Merak etmek, ona dair hikâyeler uydurmak hoşuma gidiyordu doğusu. Nasıl olsa her gün gelir buraya, elbet karşılaşırız.
Bulutu daha fazla üzüp ağlatmak istemeyen güneş saatler sonra geri geldi.
Dün gece geç saatlere kadar, o adamı düşündüm durdum. Her gün kimlerden o kadar mektup alır, kimlere o kadar mektup yazardı? Adamı tekrar görebilmek, onunla tanışmak, hikâyesini öğrenmek arzusuyla çıktım evden. Küçük çay ocağına doğru yürüdüm.
Yoktu!
Dün, o adamın oturduğu masaya oturup beklemeye başladım. Arkamdaki masada bıraktığım ve yalnızlıktan sıkılan yalnızlık gelip yanı başıma oturdu. Kurtuluş yoktu anlaşılan bu illetten. Bir saat geçti, gelmedi. Bir saat daha… Bir saat daha… Bir saat daha… Elimdeki “Menekşeli Mektup”un yüz kırkıncı sayfasına gelmiştim; fakat bekleyişimin kaçıncı saatindeydim?
Bugün gelmeyecekti anlaşılan. Yarın sabah erkenden gelmek üzere çıktım çay ocağından.
Her gün gelen adam neden gelmedi ki bugün? Yalancı çıkardı beni…
Yine düşüncelerle geçirdiğim gecenin sabahı, erkenden çay ocağına geldim. Yine beklemeye başladım. “Menekşeli Mektup”a devam etmeden önce, bugünkü gazeteleri okumak istedim. Gündem gazetesinden başladım. Sadece manşetleri okuyup birinci sayfayı geçtim. İkinci sayfanın ilk haberi gözüme çarptı.
“Mektup hırsızı Edirne Garı’nda ölü bulundu”
Haberin yanında küçük bir resim vardı. Üzeri gazete ile örtülmüş bir adam cesediydi resimdeki. Dikkatlice baktım resme. Bu ayakkabılar… Bu pantolon…
Hemen haberi okumaya koyuldum.
“Edirne Garı’nda ölü bulunan Mustafa G. (56)’nin üzerinden her biri farklı şahsa ait yirmi adet mektup çıktı. Nüfus Müdürlüğünce yapılan araştırmadan sonra Mustafa G.’nin eşinin 8 yıl önce vefat ettiği bilgisine ulaşıldı. Daha sonra kızı tarafından terk edilen alkol bağımlısı Mustafa G.’nin, yalnızlığını posta kutularından çalıp cevapladığı mektuplarla gidermeye çalıştığı öğrenildi.”
Yalnızlık, alkol ve ölüm…
O adamla tanışmakta ne kadar geç kaldığımı haberi okuyunca anladım. Yalnızlığın çaresiz bir esiri de ben olduğum için onu çok iyi anlayabilir, derdine ortak olabilirdim. Ama yapamadım… Bunun pişmanlığını duydum yüreğimin derinliklerinde.
Haberi yazan gazeteciden o adamın mezarını öğrenmeliydim. Bir mektup götürmeliydim o adama. Hatta, her hafta bir mektup…
“Ey yalnızlık abidesi, kimsesizliğin garip tutsağı ey…”
……
…..
….
…
..
.
!!!
28 Nisan 2009 Salı
Âh Selimiye Akşamları
Neşe kervanlarını buyur ediyorum önce. Selimiye’nin bahçesinde münbit topraklara değiyor topuklarım. Sırtımı bir ağacın müşfik gövdesine yaslamışım. Selimiye’nin minarelerinden sökün eden nurlu ırmaklarda yıkanıyor ruhum. Bu arınmışlıkla huzur buluyorum.
Çocuklar koşuyor ağaçların aralarında. Yüzlerinde tarifi mümkün olmayan bir tebessüm… Dudaklarının kenarlarında neşe kuyuları… Muhtemelen başka bir şehirdeki cami derneğinin düzenlediği geziye katılan hanımlar, çocuklarını da kendilerine yoldaş etmişler. Annelerin yüzünde Selimiye’nin yüceliğine duyulan hayranlığı ve saygıyı; çocukların yüzünde ise büyük bir bahçede oynamanın sevincini görmemek mümkün değil.
Selimiye’nin altındaki Arasta’dan bahçeye meyve sabunlarının rahatlatıcı kokusu yayılıyor. Bu güzel kokuyla rüzgar daha sevimli bir hal alıyor doğrusu.
Biraz uzağımda el ele tutuşmuş bir çift görüyorum. Peşlerine takılan şişman ve elleri kir içindeki falcı kadından avuçlarını saklamak için sıkıca sarılıyor küçük parmaklar birbirine. Sevdiği kıza güzel sözler söylemesine engel olan falı kadından nefret ediyor genç âşık! Neyse ki, kaybeden beş liraya hayal satan falcı kadın oluyor.
Meriç Nehri’ni yüzerek geçen güneş kayboluyor. Anneler çocuklarına bağırıyor. Ayrılmanın burukluğunu yaşıyor genç âşıklar.
Ben sefil bir gurbetçi…
Hüzün kervanlarını misafir ediyorum yüreğimde. Selimiye’yi arkama alıp Cadde-i Kebir’de yürüyorum, güneşin gittiği yere…
27 Mart 2009 Cuma
BBP'nin Solan Gülü: Muhsin Yazıcıoğlu
Elim bir kaza…
Acı, gözyaşı ve hüzün… BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki arkadaşları için yanıyor milyonlarca yürek…
Bu geç kalmış bir yazıdır; ama iki gündür üzüntümden hiçbir şey yapamadım. Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları için dua etmekten başka…
Sayın Başbakan tarafından yapılan açıklama şu: ''Maalesef şu anda gelen bilgi, kurtulma noktasında böyle bir bilgi olmadığı istikametinde...” Yorumsuz…
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve beraberindeki arkadaşlarının cansız vücutlarına ancak üç gün sonra ulaşabildik. Aileleri, dostları ve sevenleri perişan eden o haberler son dakika olarak soluk soluğa söylendi kanallarda.
Sonuç; hüsran…
Zindanlarda köz haline getirdiğimiz vatanseverlerimizden birisi de Muhsin Reis’tir.
Muhsin Yazıcıoğlu gibi değerli bir siyaset adamına hak ettiği değeri gösteremedik. Sosyal Devlet nasıl olunur, bilmiyormuşuz. Öğrendik mi acaba?
İnandığı dava uğruna yıllarca çile çekmiş, ömrünün 5 yılını hücrede geçirmiş bir siyaset adamına ve kıymetli ailesine olan vefa borcumuzu ödeyemedik.
Ortada ne olduğu çok açık ve net… Manzara şudur: Hayatlarını kaybeden 6 kişi ve hala istifa etmeyen bir İçişleri Bakanı… Bu işe bakamayan İçişleri Bakanı’nın istifa etmesi elzemdir. BBP’nin gülü soldurulmuştur ya da solmasına kayıtsız kalınmıştır. Bu hata telafi edilmelidir.
Muhsin Yazıcıoğlu’na ve diğer beş arkadaşına Allah’tan rahmet; kederli ailelerine de sabırlar diliyorum.
25 Ocak 2009 Pazar
Türklerin en büyük özelliği
Hemen belirteyim; izlediğim en güzel, en muhteşem filmlerden birisiydi.
Ülkesini seven herkesin bu filmi izlemesi gerektiğine inanıyorum. Küçük bir şehir temel alınarak ülkenin genel durumu hakkında açık bir şekilde izahatlarda bulunulması son derecede güzel ve etkili.
Rahmetli valimiz Recep Yazıcıoğlu’ nun hayatından yararlanılarak oluşturulmuş ve bu sebeple biyografik bir film niteliği kazanan “Vali”, aynı zamanda dramın nakış nakış işlendiği bir eserdir.
Filmi anlatacak değilim. Filmi henüz izlememiş okuyuculara bu kötülüğü yapmak istemem. Yalnız filmde geçen bir cümle hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bu cümle, filmi izlerken beynime bir hançer gibi saplanmıştı. Hala kanamakta…
Efendim o cümle ki; şudur: “Siz Türklerin en büyük özelliği ne biliyor musunuz? Çabuk unutuyor olmanız.”
Kendisini Türk sayan, kabul eden, Türkçe düşünüp Türkçe konuşan-yazan, bu topraklardan başka gidecek bir yeri olmayan ve damarlarında sorosun sidiğini değil atalarının kanını taşıyan bir kimsenin şakağında bir kurşun etkisi yapmalıydı bu cümle! Bu malum cümle, ardı ardına çok etkili bir şekilde gerçekleşen olaylardan sonra Vali Bey’in öldürülmesi ile ilgili söylendi. Hem de Vali Bey’in de bir gün unutulacağı imasıyla…
Hayır, efendim! Türklerin en büyük özelliği çabuk unutuyor olmaları değil!
Eğer öyle olsaydı, hala küçük küçük çocuklar “Saat dokuzu beş geçe / Atam Dolmabahçe’de…” şiirini okuyor olurlar mıydı?
Eğer öyle olsaydı, şimdi ulu önder Atatürk’ün manevi huzurunda saygı duruşları mı yapılırdı?
İstiklal Marşımızın kaç kıtasını okuyabilirdik ezbere?
Peki, Türk destanları en ince ayrıntılarına kadar bilinip hafızalarda tutulur muydu?
Çocuklarımıza Türk - İslam büyüklerinin isimlerini mi verirdik? Onlar gibi birer birey olmaları için ecdadımızı anlatır mıydık evlatlarımıza?
Böyle köklü bir kültürümüz, gelenek ve göreneklerimiz olur muydu?
Söyler misiniz, dünyanın ezberlediği bir tarihi – İstanbul’un fethini- hangi Müslüman Türk çocuğu bilmiyor?
Anama analık yapan bilge kadından duymuştum: “Harama nazar nisyan verir.”
Müslüman Türk çocuğunun ne işi olur haramla, unutkanlıkla?
2 Ocak 2009 Cuma
Garip bir yılbaşı yazısı
Bir öğrenci yurdunun elli yedi numaralı odasında yalnızım. Normal zamanların aksine, bu gece yurt inanılmaz derecede sessiz ve ıssız. Yurt hazır böyleyken ağız tadıyla “bir yılbaşı yazısı” yazayım dedim.
Nerede bu insanlar yahu?
Yemekhanede bir yılan gibi uzayıp kıvrılan kuyruk yok. Kantinde oturulacak yer dolu; ama dolu bir tek masa yok.
Sahi, bugün yılbaşı…
İnsanlar eğleniyorlar.
Demek bizimkiler de eğlenmeye gittiler. Bulvarları pislik kokan bu şehrin iğrenç mekânlarından birinde “eğlenecekler”. Bir boş vermişlikle, bir vurdumduymazlıkla dertlerini unutup mutlu olacaklar. Yeni yıl için planlar yapıp kararlar alacaklar. Sarhoş bir kafanın yapacağı plandan, alacağı karardan ve cenabet bir vücudun da o kararları uygulayacağından şüphe ediyorum, kusura bakmayın!
Şimdi o mekânlarda ağır içki kokusu, bir yerden sonra gürültüye dönüşen müzik ve serseri bir kalabalık vardır. İçkiden ve sigaradan mideleri bulanan açık giysili kızlar kusuyorlardır oldukları yere. O kızların eğilip katlıklarını düşündükçe; gözümün önüne, onları izleyen ve onlara dokunmak için can atan “oğlanlar” geliyor. İşte o zaman o kızların kusup çıkardıklarını yutuyormuş gibi iğreniyorum…
Bugün yılın son gecesi, yarın niye tatil?
Tatil günümüzü, dün sabaha kadar kusan kızların midelerinin düzelmelerini ve oğlanların baş ağrılarının dinmelerini beklemekle mi geçireceğiz?
Bugün yılın son gecesi, yarın tatil.
Bırakın küçük hanımlar ve beyzadeler gecenin yorgunluğunu atsınlar, dinlensinler, ayılsınlar.
2008 yılının son gecesi saat 23.00
Bir öğrenci yurdunun elli yedi numaralı odasında yalnızım. Pencerenin önünde oturmuş “yılbaşı yazısı” yazıyorum.
İsrail’in Gazze’ ye saldırışını, eğlenen insanları, yurt ücretlerine yapılan zammı, Türk edebiyatını yetim bırakan Cengiz Aytmatov’un ölüşünü, yazmayı umut ettiğim hikâyemin kurgusunu ve daha birçok şeyi düşünüyor; yeni yıl vesilesiyle Allah’tan güzellikler istiyorum.
Saat 23.30
Yazım bitti.
Ben yatıyorum.

