28 Nisan 2009 Salı

Âh Selimiye Akşamları

İkindi vakti… Güneş saçlarını toplayıp yola koyulmak üzere. Rüzgar naif dokunuşlarla yanaklarımı okşuyor. Neşe ve hüzün kervanlarının yolcularını aynı anda ağırlamanın zorluğu içinde kıvranıyor kalbim.

Neşe kervanlarını buyur ediyorum önce. Selimiye’nin bahçesinde münbit topraklara değiyor topuklarım. Sırtımı bir ağacın müşfik gövdesine yaslamışım. Selimiye’nin minarelerinden sökün eden nurlu ırmaklarda yıkanıyor ruhum. Bu arınmışlıkla huzur buluyorum.

Çocuklar koşuyor ağaçların aralarında. Yüzlerinde tarifi mümkün olmayan bir tebessüm… Dudaklarının kenarlarında neşe kuyuları… Muhtemelen başka bir şehirdeki cami derneğinin düzenlediği geziye katılan hanımlar, çocuklarını da kendilerine yoldaş etmişler. Annelerin yüzünde Selimiye’nin yüceliğine duyulan hayranlığı ve saygıyı; çocukların yüzünde ise büyük bir bahçede oynamanın sevincini görmemek mümkün değil.

Selimiye’nin altındaki Arasta’dan bahçeye meyve sabunlarının rahatlatıcı kokusu yayılıyor. Bu güzel kokuyla rüzgar daha sevimli bir hal alıyor doğrusu.

Biraz uzağımda el ele tutuşmuş bir çift görüyorum. Peşlerine takılan şişman ve elleri kir içindeki falcı kadından avuçlarını saklamak için sıkıca sarılıyor küçük parmaklar birbirine. Sevdiği kıza güzel sözler söylemesine engel olan falı kadından nefret ediyor genç âşık! Neyse ki, kaybeden beş liraya hayal satan falcı kadın oluyor.

Meriç Nehri’ni yüzerek geçen güneş kayboluyor. Anneler çocuklarına bağırıyor. Ayrılmanın burukluğunu yaşıyor genç âşıklar.

Ben sefil bir gurbetçi…
Hüzün kervanlarını misafir ediyorum yüreğimde. Selimiye’yi arkama alıp Cadde-i Kebir’de yürüyorum, güneşin gittiği yere…

27 Mart 2009 Cuma

BBP'nin Solan Gülü: Muhsin Yazıcıoğlu

Üşüyor musun Koca Reis?

Elim bir kaza…
Acı, gözyaşı ve hüzün… BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki arkadaşları için yanıyor milyonlarca yürek…

Bu geç kalmış bir yazıdır; ama iki gündür üzüntümden hiçbir şey yapamadım. Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları için dua etmekten başka…

Sayın Başbakan tarafından yapılan açıklama şu: ''Maalesef şu anda gelen bilgi, kurtulma noktasında böyle bir bilgi olmadığı istikametinde...” Yorumsuz…

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve beraberindeki arkadaşlarının cansız vücutlarına ancak üç gün sonra ulaşabildik. Aileleri, dostları ve sevenleri perişan eden o haberler son dakika olarak soluk soluğa söylendi kanallarda.

Sonuç; hüsran…

Zindanlarda köz haline getirdiğimiz vatanseverlerimizden birisi de Muhsin Reis’tir.
Muhsin Yazıcıoğlu gibi değerli bir siyaset adamına hak ettiği değeri gösteremedik. Sosyal Devlet nasıl olunur, bilmiyormuşuz. Öğrendik mi acaba?
İnandığı dava uğruna yıllarca çile çekmiş, ömrünün 5 yılını hücrede geçirmiş bir siyaset adamına ve kıymetli ailesine olan vefa borcumuzu ödeyemedik.

Ortada ne olduğu çok açık ve net… Manzara şudur: Hayatlarını kaybeden 6 kişi ve hala istifa etmeyen bir İçişleri Bakanı… Bu işe bakamayan İçişleri Bakanı’nın istifa etmesi elzemdir. BBP’nin gülü soldurulmuştur ya da solmasına kayıtsız kalınmıştır. Bu hata telafi edilmelidir.

Muhsin Yazıcıoğlu’na ve diğer beş arkadaşına Allah’tan rahmet; kederli ailelerine de sabırlar diliyorum.

25 Ocak 2009 Pazar

Türklerin en büyük özelliği

Efendim, geçen cuma günü bir şair dostumla birlikte “Vali” filmini izledik.

Hemen belirteyim; izlediğim en güzel, en muhteşem filmlerden birisiydi.
Ülkesini seven herkesin bu filmi izlemesi gerektiğine inanıyorum. Küçük bir şehir temel alınarak ülkenin genel durumu hakkında açık bir şekilde izahatlarda bulunulması son derecede güzel ve etkili.

Rahmetli valimiz Recep Yazıcıoğlu’ nun hayatından yararlanılarak oluşturulmuş ve bu sebeple biyografik bir film niteliği kazanan “Vali”, aynı zamanda dramın nakış nakış işlendiği bir eserdir.

Filmi anlatacak değilim. Filmi henüz izlememiş okuyuculara bu kötülüğü yapmak istemem. Yalnız filmde geçen bir cümle hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bu cümle, filmi izlerken beynime bir hançer gibi saplanmıştı. Hala kanamakta…

Efendim o cümle ki; şudur: “Siz Türklerin en büyük özelliği ne biliyor musunuz? Çabuk unutuyor olmanız.”

Kendisini Türk sayan, kabul eden, Türkçe düşünüp Türkçe konuşan-yazan, bu topraklardan başka gidecek bir yeri olmayan ve damarlarında sorosun sidiğini değil atalarının kanını taşıyan bir kimsenin şakağında bir kurşun etkisi yapmalıydı bu cümle! Bu malum cümle, ardı ardına çok etkili bir şekilde gerçekleşen olaylardan sonra Vali Bey’in öldürülmesi ile ilgili söylendi. Hem de Vali Bey’in de bir gün unutulacağı imasıyla…

Hayır, efendim! Türklerin en büyük özelliği çabuk unutuyor olmaları değil!
Eğer öyle olsaydı, hala küçük küçük çocuklar “Saat dokuzu beş geçe / Atam Dolmabahçe’de…” şiirini okuyor olurlar mıydı?

Eğer öyle olsaydı, şimdi ulu önder Atatürk’ün manevi huzurunda saygı duruşları mı yapılırdı?

İstiklal Marşımızın kaç kıtasını okuyabilirdik ezbere?

Peki, Türk destanları en ince ayrıntılarına kadar bilinip hafızalarda tutulur muydu?

Çocuklarımıza Türk - İslam büyüklerinin isimlerini mi verirdik? Onlar gibi birer birey olmaları için ecdadımızı anlatır mıydık evlatlarımıza?

Böyle köklü bir kültürümüz, gelenek ve göreneklerimiz olur muydu?

Söyler misiniz, dünyanın ezberlediği bir tarihi – İstanbul’un fethini- hangi Müslüman Türk çocuğu bilmiyor?

Anama analık yapan bilge kadından duymuştum: “Harama nazar nisyan verir.”
Müslüman Türk çocuğunun ne işi olur haramla, unutkanlıkla?

03 Ocak 2009 Cumartesi

Ozan Arif'e Methiye

Bir Ozan tanırım Arif'tir adı
Adına yakışan halleri vardır
Davasına gerer kolu, kanadı
Tutunduğu sağlam dalları vardır

O dallar ki; hem milli hem manevi
Dokuz Işık, ilkesidir bir nevi
Ocağını bilir özbeöz evi
Bahçesinde yiğit gülleri vardır

Bir elinde sazı; gövdesi kırık
Belinde kuşak, ayağında çarık
Üzdüler onu mert yüreği buruk
Gözünde her daim selleri vardır

Altaylar'dan kopup gelen özü Türk
Yüce destanlar büyüten sözü Türk
Destanlarını inleten sazı Türk
Hasretle titreyen telleri vardır

Türkistan'dan başka vatan bilmedi
Senelerce nurlu yüzü gülmedi
Sorgulandı C-5'lerde, ölmedi
Hep sürgüne giden yolları vardır

02 Ocak 2009 Cuma

Garip bir yılbaşı yazısı

2008 yılının son gecesi, saat 22.00
Bir öğrenci yurdunun elli yedi numaralı odasında yalnızım. Normal zamanların aksine, bu gece yurt inanılmaz derecede sessiz ve ıssız. Yurt hazır böyleyken ağız tadıyla “bir yılbaşı yazısı” yazayım dedim.

Nerede bu insanlar yahu?
Yemekhanede bir yılan gibi uzayıp kıvrılan kuyruk yok. Kantinde oturulacak yer dolu; ama dolu bir tek masa yok.

Sahi, bugün yılbaşı…
İnsanlar eğleniyorlar.
Demek bizimkiler de eğlenmeye gittiler. Bulvarları pislik kokan bu şehrin iğrenç mekânlarından birinde “eğlenecekler”. Bir boş vermişlikle, bir vurdumduymazlıkla dertlerini unutup mutlu olacaklar. Yeni yıl için planlar yapıp kararlar alacaklar. Sarhoş bir kafanın yapacağı plandan, alacağı karardan ve cenabet bir vücudun da o kararları uygulayacağından şüphe ediyorum, kusura bakmayın!

Şimdi o mekânlarda ağır içki kokusu, bir yerden sonra gürültüye dönüşen müzik ve serseri bir kalabalık vardır. İçkiden ve sigaradan mideleri bulanan açık giysili kızlar kusuyorlardır oldukları yere. O kızların eğilip katlıklarını düşündükçe; gözümün önüne, onları izleyen ve onlara dokunmak için can atan “oğlanlar” geliyor. İşte o zaman o kızların kusup çıkardıklarını yutuyormuş gibi iğreniyorum…

Bugün yılın son gecesi, yarın niye tatil?
Tatil günümüzü, dün sabaha kadar kusan kızların midelerinin düzelmelerini ve oğlanların baş ağrılarının dinmelerini beklemekle mi geçireceğiz?

Bugün yılın son gecesi, yarın tatil.
Bırakın küçük hanımlar ve beyzadeler gecenin yorgunluğunu atsınlar, dinlensinler, ayılsınlar.

2008 yılının son gecesi saat 23.00
Bir öğrenci yurdunun elli yedi numaralı odasında yalnızım. Pencerenin önünde oturmuş “yılbaşı yazısı” yazıyorum.
İsrail’in Gazze’ ye saldırışını, eğlenen insanları, yurt ücretlerine yapılan zammı, Türk edebiyatını yetim bırakan Cengiz Aytmatov’un ölüşünü, yazmayı umut ettiğim hikâyemin kurgusunu ve daha birçok şeyi düşünüyor; yeni yıl vesilesiyle Allah’tan güzellikler istiyorum.

Saat 23.30
Yazım bitti.
Ben yatıyorum.

28 Aralık 2008 Pazar

Yeşil Anı Kutusu


N.Demirezer'e

İkindi vakti yaklaşıyordu. Ev arkadaşı olan yalnızlıkla sohbet etmeye başlamıştı. Yalnızlıkla olan sohbetine ara verip çay demlemek için mutfağa gitti. Severdi çayı ve sigarayı. Porselen çaydanlığı seçti çay demlemek için. Daha bir başka oluyordu porselen demlikte çay ve Nazlıhan bunu çok iyi biliyordu.

Dışarıda inanılmaz derecede soğuk vardı ve zayıf insanları uçuracak kadar kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Bir an pencerenin önünde öylece kalakaldı. Bacaların etrafını çeviren sığırcık kuşlarını izledi. Isınmak için çektikleri sıkıntıyı düşündü. Ardından da mendil satan çocukları ve camsız evlerde uyuyanları düşündü. Ânî bir hızla kaloriferin yanından ayrıldı.

Düşünceler âleminde seyahat ederken kapı çaldı. Yavaş adımlarla kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtı. “Kim o?” demeyi unutmuştu. Annesi olsaydı ne kadar kızardı, kim bilir... Kapıda çok sevdiği bir arkadaşı vardı. Evet, İbrahim’ di gelen.

— Ben, dedi İbrahim. Sohbet etmek için geldim, birer çay içer miyiz?

“Buyur” dedi Nazlıhan büyük bir sevinçle. Yalnızlığını bozan insanları severdi. Salona geçtiler. Nazlıhan, evin en güzel köşesini arkadaşına nazik bir işaretle gösterdi. Oturdular. Bir süre sessizlik hüküm sürdü odada. Nazlıhan “Bu sessizliği bozmalıyım” dedi içinden.

Nazik bir hareketle sehpanın üzerindeki teybe uzandı. Sürekli dinlediği şarkıyı tekrar başa sarıp, sesini açtı. İkisinin de sevdiği bir şarkıydı çalan.

“Hatırla sevgili o eski günleri çocuklar gibi”


Şarkıyla birlikte sökün eden duygu seline karşı koyamayıp maziye doğru sürüklendiler. Birbirlerine anılarını anlatmaya başladılar. Eski günleri anımsayıp mutlu olmaktı istekleri. Güzel cümlelerle konuşmalarını süsleyip sohbet ediyorlardı. Birden;

—Çay, dedi Nazlıhan. Çayı ocakta unuttum.

Hemen mutfağa koştu. Ateşi biraz kıstıktan sonra bardakları hazırlayıp salona geldi. Ardından çayı getirdi. İbrahim’ in sevdiği ince belli bardaklara demli çayla dolduruldu.

—Madem anılardan konuşuyoruz, dedi Nazlıhan tebessüm ederek. O zaman bir sürpriz yapayım.

Nazlıhan odadan çıktı. Aradan birkaç dakika geçti ve elinde yeşil bir kutuyla geri geldi. Nazlıhan odaya döndüğünde İbrahim bir sigara daha yakmış şarkıyı dinliyordu.

“Efkâr mektubudur aşkın, sözsüz okunur
Yalan dünya dört mevsimde bir bahar olur.“


—İbrahim, bu benim anı kutum dedi Nazlıhan. İçinde yıllardan beri sakladığım hediyeler, mektuplar ve unuttuklarımı hatırlatacak birçok eşya var.

Elindeki yeşil, sert ve derince olan kutunun kapağını yavaşça açtı. Anılarının canını acıtmak istemiyormuş gibi dikkatli ve tedirgindi. Elini kutunun içine soktu ve küçücük bir kutu çıkardı.

—İbrahim, dedi Nazlıhan. Bu kutucukta kuzenimin oğlunun ilk çıkan dişi var. Onun küçük dişini yıllar sonra gösterebilmek için saklıyorum.


Yüzüne çok yakışan tebessüm, Nazlıhan’ın yüzünde yeniden belirdi. Kuzeninin oğlunun dişini küçük kutuya, küçük kutuyu da “yeşil anı kutusu”nun içine yavaşça bıraktı. Derin bir nefes aldıktan sonra başka bir anısını çıkardı
hasretle.

—Bu da en sevdiğim arkadaşımla gittiğimiz sinemaların biletleridir, dedi Nazlıhan. Bak, biletler yarımdır. Diğer yarıları da o arkadaşımda...


Onları da özenle “yeşil anı kutusu”na yerleştirdi.
Bu arada İbrahim, Nazlıhan’ın gözlerinde egemenliğini ilân eden hüznü izliyordu. Nazlıhan boşalan bardakları tekrar doldurdu. İnce belli bardakların içinde çırpınıyor ardından da boğuluyordu sevinç taneleri...

Nazlıhan “yeşil anı kutusu”nun içinden bir anısını daha çıkardı; fakat bu sefer yüzünde tebessüm değil hüzün vardı. Elindeki saati göstererek;

—Bu saat teyzemin on bir yıl önce hediye ettiği saat, diyebildi ancak.


Gözleri dolmuştu. Kısık ve titrek bir sesle teyzesinin vefat ettiğini söyledi. Odayı bir ölüm korkusu kaplamıştı. Nazlıhan odanın korkunçluğunu başarıyla sildi. Yeşil anı kutusunun içinden üç tane top çıkararak yapmıştı bunu...

—Bu küçük toplar ilkokul arkadaşlarımındı, dedi Nazlıhan. Teneffüslerde sınıfın içinde oynarlardı bunlarla. Toplar da sıraların altına kaçar ya da köşelere saklanırlardı. Ben de bulabildiklerimi aldım, anı kutumda bir yer verdim onlara. Arkadaşlarım hâlâ bu topların kaybolduklarını sansınlar. Benim çaldığımdan haberleri yok. İleride çocuklarına veririm, ödeşiriz.


En çok bu anısını anlatırken gülmüştü Nazlıhan. Söyledim ya; gerçekten yakışıyordu gülmek yüzüne ve gözlerine...
Tekrar tekrar dinledikleri şarkı hâlâ devam ediyordu.


“Varsın eller gönül yarası kapanır sansın
Kabuğun altında sevgili, sen kanayansın”


İbrahim şarkının sözlerini dinlerken gözlerini pencereye çevirdi. Bu şarkının en sevdiği kısmı burasıydı. Eşlik etmeyi de ihmal etmemişti. Dışarıda kızaran gökyüzünü izliyordu. Sığırcık kuşları baca kenarlarından sıkılmış olmalılar. Dans ediyorlardı güneşe en yakın yerde.

İki dost mazi koridorunu adımlamaya devam ediyorlardı.
Nazlıhan’ın elinde bu sefer birkaç küçük kâğıt parçası vardı. İkiye katlı olan kâğıtları özenle açışı onlara ne kadar değer verdiğini belli ediyordu.

—Bunlar, dedi Nazlıhan. Sevdiğimin en son satırları...

Kâğıtta yazılanları okuyordu. Çok hızlı çeviriyordu kâğıtları. İbrahim, Nazlıhan’ın yazılanları ezberlediğini düşündü.

—Yıllardır saklıyorum bunları, dedi Nazlıhan. O her şeyin silindiğini, yırtıldığını, kaybolduğunu, unutulduğunu biliyor. Ve hep öyle bilecek!


Körebe

Karanlığı görebiliyordu sadece. Bütün renkler siyahtı. Güneşin altın sarısı oluşunu, gökyüzünün mavi libasını giyip arzı endam edişini, söğütlerin nazlı gelin edasıyla salınışını bilmiyordu. Çok sevdiği pamuk şekerinin rengini bile unutmuştu. Öylece kalakalmıştı olduğu yerde. Düşünüyordu...

Sıcak bir temmuz gününün öğle saatleriydi. Gölge boyunun sıfıra yaklaştığı vakitler yani… Alnından yola başlayan tuzlu su damlaları önce yanaklarına oradan da dudaklarına ulaştı. Boğazının kuruduğunu, susadığını hissetti. Suya nasıl ulaşacaktı?

Kafasını sağına soluna çevirdi. Gördüğü tek şey karanlıktı, siyahtı. İçten içe üzüldü, kahırlandı. Siyaha aşina bir yüreğin sahibiydi. Düşünüyordu...

“Görebilmek ne güzel nimet” dedi içinden. “Görebilmek kuşları, sahili, denizi, çimeni, bir de pamuk şekerini… Görebilmek ne güzel nimet” diye devam etti. Birkaç dakika düşünceler âleminde seyahat etmişti ve buna tefekkür dendiğini büyüyünce öğrenecekti.

Arkadaşlarının kulak tırmalayan haykırışlarıyla kendine geldi. İrkildi birden. Dizlerinin, parmaklarının ve göğüs kafesindeki yürek kuşunun titrediğini hissetti. Arkadaşları “bizi görüyor musun, bu kaç” gibi sözler söylüyorlar, bağrışıyorlardı. Üzüntüsü ikiye katlandı. Dudaklarının kenarlarında biriken tuzlu suya birkaç damla da gözyaşı eklendi.

Gördüğü tek şey karanlıktı, siyahtı. İçten içe dertlendi, tasalandı. Karaya aşina bir yüreğin sahibiydi.


Arkadaşlarının seslerine doğru ilerledi. Bir yere çarpmamak için kollarını bazen önüne uzatıyor bazen de iki yanına açıyordu. Gittikçe yaklaşıyordu seslere. Arkadaşlarının kendilerince neşeli ve alay edici çığlıkları onu daha fazla üzüyordu. Sıcak iyice bastırmıştı. Atleti terden sırtına yapışmıştı. Boğazı da kurumuştu. Sabrı tükeniyordu. Arkadaşlarından birini bulmalıydı,bulabilmeliydi. Dört bir tarafa koşuşturmaya başladı.

Birisiyle çarpıştı koşarken. Çarptığı kişi zayıf, uzun boylu, uzun saçlı, temiz yüzlü, elindeki baston yardımıyla yürüyebilen âmâ bir genç kızdı. Hemen sarıldı ona ve arkadaşlarının gözlerine bağladığı eşarbı çıkardı. Sonra da;

- Arkadaşlarım beni bırakıp gitti. Biraz da sen körebe olur musun ablacığım? Dedi.

Genç kızın karanlığa nikahlı gözlerinden yaşlar süzülürken titreyen sesiyle cevap verdi.

- Olurum tabi, dedi. Olurum.